Mendile Düşen Gölgeler

dilenci

Hüzün dolu bir hikaye… Benim ilk göz ağrım. Hayatımda bir edebiyat dergisinde (Acemi Dergi) yayına alınan ilk yazım. Yazarlık Atölyesinde sesli olarak okunduğunda, hikayenin sonunda gözleri dolan dinleyicileri görmek beni çok heyecanlandırmıştı. Neredeyse ağlayacaktım. Bir mendil ne kadar hüzün kokar? Bir mendile kaç gölge düşer? Buyrun:

Mendile Düşen Gölgeler

Hızlı adımlarla caddeye indi. Kaldırımda kimseye çarpmadan öyle ustaca ilerliyordu ki, bir an için kendi kendine güldü. ”Bunca kalabalığın içinde yalnız yürümekte ne kadar da iyiyiz.” diye düşündü. ”Yüzlerce yüzün yanından geçiyor, hiçbirinin gözlerini görmüyoruz.”  Yürümek, düşünmeye engel değildi elbette.

Allah’tan iş yeri yakındı da yürüyerek gidebiliyordu. Tam karşıya geçecekti ki, kırmızı ışık yandı.’’Ne zaman işe geç kalsam, bütün dünya beni engellemek için sözleşir zaten!’’ diye homurdandı. Son beş saniye; dört, üç… Nihayet yeşil yandı. Yol bir anda  ”En önemli iş benimki.” dercesine karşıya geçmek için yarışan insanlarla doldu. Ve tekrar kırmızı… Ama o hala karşıya geçmemiş, sopa yutmuş gibi öylece duruyordu. Gözleri bir noktaya takılmıştı, ona çarpan insanları bile hissetmiyor gibiydi. Baktığı yerde, kaldırımın yola yakın kısmında bir çocuk oturuyordu. Yaşının, küçük bedeninde oluşturması imkansız yorgunluğu ve yüzüne yerleşmiş kini farketmek, görebilen gözler için hiç de zor değildi. Ayakları çıplak, sağ avucunda bir bilye çevirip duruyordu. Mavi gözleri mendile kilitlenmiş, beyaz desenleri takip ediyordu. Arkadaş olmuştu mendille, yanından ayırsa ölecekti sanki.

Sıradanlığın iliklerine kadar işlediği, insanların görmezden geldiği bir çocuktu o. Adı yoktu. Bir başka çocuk geçti önünden; bir elinde dondurma, bir elinde annesi.  Mendilin önünde oturandan daha çocuk. Uçurtması onunkinden yüksekte uçuyor, oyuncak arabası daha hızlı ilerliyor ve cebinde kirli bir mendil taşımak zorunda değil. En önemlisi de yanında her zaman yürüyen bir annesi var. İki taze hayatın bakışları değdi birbirine. Yelkovan, bu ana ortaklık etmekten utanırcasına hızlandı. Zaman değişti, insanlar değişti, güneşin bile yeri değişti;  bir  çocuk değişmedi, bir de kırmızı ışıkta takılı kalan gölge.

Bir el uzandı mendile doğru. Madeni paranın yere düşme sesi çınlattı her yeri. Çocuk kulaklarını kapattı, paralar sanki beyninin içinde geziniyor gibiydi. Merhametli insanlar, birkaç kuruş bırakıp; merhametlerini de alıp gidiyordu. Para mendilden uzağa düşmüştü, ama çocuğun adımların arasına karışıp paraları toplayacak cesareti yoktu.

Bu kez kara bir gölge yaklaştı gittikçe küçülen. Mavi gözler korkuyla büyüdü. Yanağında soğuğun daha da sızlattığı tokat izi.

–  Sekiz saattir bu kadar mı toplayabildin! dedi, kara gölgenin sessiz ama aynı zamanda gürültülü  sesi.

-Özür dilerim diyebildi çocuk.

Mendildeki paraları toplamaya başladı gölge, hırsla. Çocuğun hayallerini topladı, sevinçlerini, oyunlarını… Hızla uzaklaştı sonra parmağını sallayarak. Eteklerinden dünya telaşı dökülüyordu, farkında değildi. Hızlı hızlı nefes almaya başladı çocuk. Biraz daha gücü olsa fırtına çıkaracaktı. Yaslandığı direğin gölgesinde kayboldu gövdesi. İnsanların yüzüne çarptı nefesindeki çaresizlik, aldırmadılar.

Tam ağlayacakken, beyaz bir gölge eğildi yere doğru. Kırmızı ışığın altı boştu. Yüzüne sinmiş çaresizliği sıyırıp, çocuğun üşüyen ellerini aldı avuçlarının arasına şefkatle. Kaldırdı sonra.

-Korkma dedi, gel benimle.

Çocuğun içinde anlamlandıramadığı bir güven, itiraz etmedi. Kirli elleri beyaza, mavi gözleri denize dönüştü. Ayağa kalkarken, insanların ayaklarının altında ezilen mendile baktı. Başını ileri doğru çevirdi sonra; umuda doğru, geleceğe doğru çevirdi. Caddenin karşısına geçtiler. Ayakları yere değmiyordu çocuğun yürürken. İki güvercin yamalı omuzlarından tutup narince kaldırıyordu sanki. Gökyüzünün mavisi güzelleşti, başında dönüp duran kara bulut çaresizce yerini güneşe bıraktı. Gülümsedi güneş çocuğun gözlerine. Karşılarına çıkan ilk mağazaya girdiler. Çocuk ne yapacağını bilemez halde mağazanın orta yerinde donakaldı. Dilini bilmediği bir ülkenin tam ortasına düşmüş gibi şaşkın şaşkın baktı etrafa. Kıyafetler yabancı, insanlar yabancı… Minik bir pantolon uzattı beyaz gölge, üzerine bir gömlek. Sevinçle giydi çocuk. Yüzü temiz, gözleri temiz, elinde bitmesini istemediği bir şeker…

Beraberce çıktılar mağazadan. Biraz yol aldıktan sonra mütevazi bir restorana girip, bir masaya oturdular. Önlerinde bir tas çorba, ortada salata, bir kenarda kokusu her tarafı sarmış olan nohut…  En tuhafı da taze ekmek; çocuk hayatında ilk kez böyle bir ekmek yiyordu. Adam kendisine sipariş vermedi, çocuğun yemek yerkenki tatlı telaşını görmeyi tercih etti. Hesabı ödedikten sonra restorandan çıktılar. İş yerinin tersinde kalan bir yola girdiler. İşe gitmekten vazgeçmiş gibiydi adam, arabasına doğru yöneldi. Önce çocuğu oturttu, sonra da kendisi bindi. Arabayı çalıştırmaya hazırlanırken çocuk arabanın dikiz aynasındaki aksesuarı göstererek:

-Abi bu ne? diye sordu.

– Mendil diye cevap verdi adam, çocukken yanımdan ayırmadığım tek şeydi.

Beyza Mutlu

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s