Öteki Dergi’den Arzu’nun Yazılarım Hakkındaki Eleştirisi

Biliyorsunuz ki ben, edebiyat aşığı bir matematik öğretmeniyim. Arada çeşitli edebiyat dergilerinde kendi çapımda bir şeyler karalıyorum. Bunlardan biri ve en değerlilerinden olan da Öteki Dergi. Öteki, çok güzel bir etkinlik gerçekleştirdi. Dergi yazarlarını eşleştirerek birbirlerinin yazılarını eleştirme etkinliği. Başkasının gözünden yazılarımızın değerlendirilmesi bizim hatalarımızı görmemize sebep olacak ve kalemimizi güçlendirecekti. Beni de iki kişi eleştirecek. Bunlardan biri sevgili Arzu. Analizleri için, incelemesi için, zamanını ayırdığı için çok teşekkür ederim. Gerçekten yerinde tespitlerde bulunmuş. Özellikle yazılarımda büyük oranda ‘hüzün’ hissedildiği konusunda. Bunu biraz aşmam gerekiyor sanırım. Beni okuyup üzülen bir insan bir daha beni neden okusun ki? 🙂 İncelemesi için buyrun:

Merhabalar Beyza, (Müsadenizle Hanım demiyorum 🙂 )
Öncelikle belirtmek isterim ki; yeni bir yazar, yeni bir dost ile tanışmanın bence en güzel yolu, yazdıklarını okuyarak başlamaktır. Öteki Dergi çekilişinde bana çıktığını öğrendiğimin sabahında, işyeri servisimde son yazını okuyarak güne merhaba demiştim. Tevafuk bu ya; senin yazılarını yorumlayacağımı öğrenince sevindim.
Daha sonrasında da hemen hemen her sabah bir eserini okuyarak güne başladım. Ben tam bir “sabah insanı”yımdır. Güne ne kadar güzel başlarsam, o şekilde süreceğine inananlardan 🙂 Bu yazıyı yazarken ise; bir Pazar günümü eserlerinin hepsini baştan (tadını çıkara çıkara) okumaya ayırdım. Fon müziği olarak Yann Tiersen’in eşsiz piyanosu eşlik ediyor bana. Sen yazarken müzik dinler misin bilmiyorum, ama okurken piyano çok güzel gidiyor 🙂
Naçizane yorumlarımı, faydalı olabilmesi dileklerimle aşağıda paylaşıyorum. Grupta belirtilen kalıplara uymaya çalışmakla beraber, daha çok içimden geldiği gibi bir muhabbet tadında aktardım. Hatam olduysa affola.
Başarılarının ve yeni eserlerinin devamını dilerim. Güzel günler 😉
Sevgilerimle,
afd
***
Beyza Mutlu, soyadı gibi daima mutlu olmasını dilediğim bir güzel Öteki Dergi yazarı.
Beyza Hanım’ın eserlerinde yansıttığı etkili hava, soyadının zıttı “mutsuzluk” duygularına dikkat çekmenin yanı sıra, özünde bir “mutluluk”a yön veriş tadında.
Denemelerinin geneli, sanki benzer amaca hizmet ediyor gibi. İnsanlığa bir şeyleri anlatmak. Aslında etrafımızda olup biten, bizzat yaşadığımız ama farkına varmadığımız bir şeyleri… Bu, kimi zaman çirkin bir savaş ve yansımaları, kimi zaman unuttuğumuz, ihmal ettiğimiz insani duygularımız. Keza, içerik yani söylenmek istenen de, eserlerin amacıyla birebir örtüşüyor.
Eserlerinde seçilen kelimeler oldukça başarılı. Yazarımızın, eğitim öğretimini hakkında bilgi sahibi değilim. Fakat, sanki bir Edebiyat Öğretmeni naifliği seziyorum. Hani nasıl derler… Hiçbir kelime önündeki ya da sonundakinin yanında sırıtmamış, aksine uyum sağlamış. Okurun gözünü de kulağını da yormuyor.
Eserlerinde kullandığı dil ve üsluptan bahsetmeden önce, bir yudum su alıp boğazımı ıslatma ihtiyacı duyuyorum. Çünkü, benim hissettiğim en derin duygu “hüzün”. Hemen hemen hepsinde, bir şeyleri fark ediş ve bunu okura en hüzünlü, en dokunaklı haliyle fark ettiriş söz konusu. Belki benim fazla empati göstermemden olabilir. İnsan olduğumuzdan utanmaya, yaptığımız hatalara, çevremize umarsızlaşmamıza, bencilleşmemize dair vurgular hakim. Hatta, bazı eserler öyle çarpıcı geliyor ki; hemen montumu giyinip dışarı çıkmak, birilerine yardım etmek, umut ışığı yakmak ihtiyacı hissediyorum.
Bu bağlamda, eserlerinden okura yansıyan duygu, “bir yaraya merhem olmaya teşvik” diyebilirim. Bir yazar için en büyük gayelerden biri de bu değil midir? Şayet, Beyza Hanım da yazarken böyle bir gayeyi amaçladıysa; (ki; benim okurken hissettiğim tam da bu) bunu başardığını mutlulukla söyleyebilirim.
“Yaraya merhem” temasının dışında, baskın olarak hissettiğim diğer konu: “insan olma bilinci ve sınırlarımızı kavrayabilme”. İnsan olarak, günlük yaşantılarımızda unuttuğumuz, fakat ne kadar da önemli bir mevzu. Belki de bu sınırların farkına varabilsek, başkalarının sınırlarını asla zedelemeyeceğiz. Dolayısıyla, eserlerinde vurgulanan insanlık hatalarına da sebebiyet vermeyeceğiz. Alıntılanan bazı ayetlerden de gördüğümüz üzere, aslında dinimizin temelleri arasında da bu öğreti mevcut. Bu öğretilere kulak verebilmek ve uygulayabilmek ne büyük meziyet.
Belirtmek istediğim bir diğer husus, eserlerinde genel olarak “huzursuz” konulara değinmesine rağmen, her biri tekrar tekrar okunma isteği uyandırıyor. Çünkü, kullanılan dil oldukça naif. Okuru üzen (içerik itibariyle), fakat asla yormayan türden.
***
ALTINI ÇİZDİKLERİM
KAF DAĞINI KAYBETMEK
Biz mi terk ettik onu, yoksa o mu terk etti bizi bilinmez. Bilinen bir şey var ki; artık masal bitti.
Masallarımız yoktu o zamanlar. Çünkü iyiydik, iyilik hikâyelerine ihtiyaç duymuyorduk bu yüzden. Biz zaten gelecekte dillere destan olacak bir masalı yaşıyorduk.
Biz yoksulluk içinde yaşamıştık, çocuklarımız yaşamamalıydı. Yoksulluk nedir bilmemeliydi. Bilmediler de… Yoksulluğun kelime anlamı sessizce silindi sözlüklerden.
Benliğimiz kabardıkça kabardı. Koca koca balonlar olup dolaşmaya başladık sokaklarda. Ne kadar büyük görünsek de içimiz boştu. Hepimizin elinde birer çuvaldız, birbirimize batırmaya yer arar olduk. Çok kişisel geliştik -şükür- , toplumsal gelişemeden…
ANLAM′SIZI ARAMAK
Ne kadar insan gördüysem, o kadar fazlalaştı kimsesizliğim. Suretler arttıkça, ben kayboldum sahte gülüşlerin orta yerinde.
Bir şeyler arıyordu bu insanlar, ama ne? Neyi aradığını bilmeden yürümek, yürümelerin en  anlam’sızı.
Sahte bir güneşin orta yerinde diz çökmüş siyah bir lekeyim ben şimdi. Büyüdükçe binalar küçülüyorum, şehirlerdeki gürültü arttıkça kısılıyor sesim.
Mutluluğu yanlış yerde arıyorduk, yanıt bu! Bunca kahkaha, bunca renk, bunca insan arasında kimsesiz kalışımız bundandı. Fazlaydı arayışlarımız, bulduklarımızın aksine. Bulmamız gereken tek bir cümlede gizliydi aslında. Kısaydı cümle, derindi anlattıkları;
’’ İyi bilin ki gönüller ancak Allah’ı anmakla huzur bulur. ’’ (13 / RA’D – 28)
MÜKEMMELLİ…
Küçük kırgınlıklarımız var hepimizin… Yabani, görülmemiş, keşfedilmemiş; eski bir binanın çatlakları gibi depremi bekleyen kırgınlıklar…
Üzeri ustalıkla örtülmüş kırgınlıklar yasladık bedenlerimize. Yasladıkça yorulduk; yoruldukça yontuldu bize ait olan tüm duygular.
Gökyüzü bile sadece gündüzden ibaret olacak kadar iddialı değilken, zamanı geldiğinde koynundan karanlığın en zifirisini çıkarabiliyorken; bizim bu sonsuz aydınlık merakımız neden? Karanlık olmasa, aydınlığın ne kıymeti kalırdı ki?
Pencereden bakmaya boyu yetmeyen bir çocuk gibi parmak uçlarımızda yürüyoruz hep, boyumuz daha büyük gözüksün diye…
Karanlıklar misafir olsa da hayata, aydınlık; her zaman kapıyı açan ev sahibi oluyor.
SİLAHLARIN GÖLGESİNDE
Derken, insanlığın kıyısına vurmuş bir çocuk bedeni kelimeleri tek tek boğazıma dizdi. Kabuk bağlamış yaralarım kalktı bir bir.
Namluları ne zaman küçülttünüz, bir çocuk bedenine çevrilme cesaretini bulacak kadar?
Bir çocuk ne zaman ölür sordunuz mu hiç? Bir çocuğu, babasını vurarak da öldürürsünüz.
Ve belki de göremeyecek birçoğumuz, dünyadan akan kanın ayak ucuna koyulan çocuk bedenlerinin aslında nasıl gülümsediğini.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s